Yönetici politik güçler, şiddet ve ayrımcılık uyguladıkça korku duygusu artar, ümitler azalır ve intikam ateşi alevlenir. Yönetimler, şiddeti besleyen ayrımcılığa karşı adil çözümler geliştirmeli.
Terörizm, kullandığı araçlar ve nitelik açısından şekil değiştirerek günümüzü etkilemeye devam ediyor ve edecek gibi görünüyor. Etnik terör ile belirli bölge, ülke ve ırkın üstünlüğü ve başarısına hizmet amaçlanıyordu. Köktendinci terörde tüm dünyanın düzenini değiştirmek mi amaçlanıyor?
Kısa tarihçe
Terörizm kelimesini ilk defa 1793-1795 yıllarında Fransız devrimcisi Robespierre kullandı. Bu yukardan gelen bir terörizmdi. Devletin halkına karşı yaptığı sindirme hareketlerini belirtiyordu. Devrimciler; özgürlük despotizminin zulme karşı hareketi tanımlaması ile övünerek terörist olduklarını ifade ediyorlardı. Yukarıdan gelen diğer terörizm katliamları Holocost (Yahudi katliamı), Stalin katliamları, Pol Pot rejiminin ölüm tarlaları ve Bosna Serebrenica katliamıdır.
İlk dini terörizm
11. ve 13. yüzyıllarda doğu Mezopotamya'da Haşhaşin denilen Şii Müslüman grup tarafından gerçekleştirildi. Hareket gerekçeleri gerçek İslamı bozmakla suçladıkları Müslüman liderlere suikast yaparak ideolojik dini terörü uyguladılar. 13. yüzyılda Moğol istilası ile ancak sonlandılar. Eylemlerinde morfin hammadesi olan haşhaş özsuyunu kullandıkları bilinmektedir. Morfinin oluşturduğu keyf halini yapay cennet olarak tanımlayıp ölümden sonraki cennetlerine kanıt olarak sunuyorlardı. Modern terörizmde El Kaide gibi örgütler dünyanın her yerini eylem alanı haline getiriyorlar ve acımasız silahları seçiyorlar.
Uydu telefonları, cep telefonları, internet bağlantıları, lazer silahları kullandıkları araçlardır. Uluslararası terör örgütleri listelerindeki 53 örgütten 27'si kendilerini İslamcı olarak tanımlıyorlar ve ABD, 2003 bütçesinde terörle mücadele için 45 milyar dolar ayırdı. Toplam savunma bütçesi 40 milyar dolar olan ABD'nin bu kadar para ile ne yapacağı ayrı bir merak konusu olarak dikkati çekiyor.
Hizbullah Adını Kuran'daki bir ayetten alan bu grup Lübnan'da Şii fundamentalist nitelikle bir gruptur. Ortaya çıkış amacı Lübnan'ın İsrail tarafından işgalini sona erdirmektir. 1980'li yıllarda ABD büyükelçiliğine ve Deniz Kuvvetlerine ilk intihar saldırılarını başlatmıştı. Hizbullah'ın ilk oluşumu 1982'de Güney Lübnan işgal edildiğinde bu bölgede yoğun olarak bulunan dokuz Şii Müslüman ulema, gruplarını toplayıp işgale karşı işbirliği kararı için yeni organizasyona girdiler ve Allah'ın hizbi (grubu) adını verdiler. İşgali sona erdirme amaçlarına dini bir heyecan katarak idealize etmeyi amaçladılar. Sonuçta da başarılı olarak İsrail'i 15 yıl sonra bölgeden çıkardılar.
Bugün Irak'ın ABD tarafından işgali şiddet ve ayrımcılık çizgisinde devam ederse korkulur ki yeni Hizbullah'lar ortaya çıkar.
El-Kaide'nin çıkışı
Hizbullah'ın İran değil Lübnan girişimi olarak başlaması eğer işgal olmasaydı ortaya çıkmayacağı, başlangıçta işgali sonlandırmaktan başka planları olmadığı bilinmektedir. Askeri örgüte dönüşmeleri için mali desteği ise İran ve Suriye'den aldıkları ifade ediliyor. El-Kaide'nin ilk çıkışı ABD Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Aarap Emirlikleri istihbarat örgütlerinin organizasyonu olduğu ve Afganistan'ın Sovyetler tarafından işgaline karşı örgütlendiği bilinir. Taliban örgütlerinin elindeki lazer silahları bu teknoloji ile sağlandı. El-Kaide'nin kuruluşunda dini bir motivasyon vardı. Kuzey Pakistan'daki okullarda gençler (Taliban:talebeler) yoğun şehitlik ve Allah için ölme eğitimleri ile beyinleri yıkanıyordu. Çünkü karşılarında ateizmi rejim yapmış Marksist-Leninist devlet vardı.
Suudi Arabistan'daki Haricilerin dini raydan çıkarılmasına tepki ve şehit olma mirası çok iyi kullanıldı. Hizbullah'ın ortaya çıkmasında ise şehit olma ve acı çekme mirası kullanılıyordu. Bilindiği gibi Hz. Hüseyin politik güç tarafından Kerbela'da öldürülmüştü.
Bu acı yaşanmalıydı. Araplar tarafından milli gururu zedelenmiş olan İranlılar, Müslüman olduktan sonra Araplara karşı tepkilerini Hz. Hüseyin'e sarılarak farklılıklarını vurgulamak için bu mezhebi geliştirerek ifade ediyorlardı.
Günümüzde de Şii Müslümanlar Batılılaşmayı reddederek bu mirası sürdürüyorlar. İşte böyle bir ortamda politik güç olan ABD ve İsrail şiddet ve ayrımcılık yaparak öfke ve nefreti baslemeye devam ederse yeni terör örgütlerinin gelişmesi sürpriz olmayacaktır.
Şiddetin İdealleşmesi
Genellikle 17-23 yaş arası olan gençlik döneminde kişisel kimlik sorunları yaşayan gençler teröristler için potansiyel adaylardır. Teröristlerin ruh hali incelendiğinde, genellikle şiddete maruz kaldığı, çoğunun düşmanları tarafından aşağılandığı, bu aşağılama sonucu öfke, kin ve nefret görülmektedir.
İspanya'da ayrılıkçı terör örgütü ETA üzerinde yapılan çalışmada teröristlerin çoğunun Bask-İspanyol melezi olduğu, Bask'ların nüfusu yüzde 8 olduğu halde onların oranı yüzde 40 olduğu ifade edildi. (Rclark, 1983). Bu kişiler toplum tarafından dışlandığı, küfür edildiği, aidiyet duygularının zarar gördüğü bu araştırmada ortaya çıkan bir sonuçtu. Böylece toplum dışı edilmiş ayrımcılığa maruz kalmış kişiler, ait oldukları etnik gruba gerçekten ait olduklarını gösterme amacıyla giriyorlardı.
Canlı bomba psikolojisi
Teröristlerin şiddet eylemleri gelişigüzel ve keyfidir. Bu özellikle yarattığı korkuyu daha yoğunlaştırır. Eylemler şok etme değeri ve politik kazanç sağlama açısından dikkatle seçilmelidir. Bugün şok etme değeri en yüksek ve politik kazanç sağlamada en kolay yöntem intihar bomba eylemleridir.
Terörist kişiler incelendiğinde hepsinin terör kurbanı olduğu görülmüştür. Kişisel güvenliklerine olan inancı bozulmuş gelecekle ilgili ümit duygusu zayıflamış, hayatını koruma ile ilgili ilkel inancı ihlal edilmiş kişilerin kolayca terörist oldukları görülmektedir. Terörist kurban bu kişilerde gelecekteki kayıp konusunda bir kaygı yaşarlar. Pasif kalmalarının kurban olma durumunu sürdüreceklerine dair inanç pekişir. Kendisine gelecek tehdidini azaltacak her harekete katılmaya hazırdır. Eğer grup kimlikleri oluşmuşsa kendi kişisel kimliklerinin çıkarlarından önce grup kimliklerinin çıkarlarını düşünen idealistler olmaya hazırdırlar.
Terörist kişiler nadiren ruhsal olarak hastadırlar. Çoğu stratejik planlama yeteneğine sahip, zeki insanlardır. Yaralanmış kişisel kimlikleri, grup kimlikleri ve milli kimlikleri, dini kimliklerini onarmak isterler. Bu başarısızlık ve yaralanmışlık duygusu şiddeti idealize etmeye yönlendirir. Birincil kimlikleri, grup kimliği ise kolaylıkla canlı bomba olurlar. Böylece vicdanlarından iç izin çıkmış olur.
Kaybolmuş ve yaralanmış grup kimliğini ikame etmek için terörist gruba sıkıca bağlanırlar. İslam'da intihara ve sivillerin öldürülmesine karşı güçlü bir yasaklama olmasına rağmen intihar eylemleri din adına nasıl yapılabiliyor? Bu sorunun cevabını Lübnan'lı Hizbullah Şiiler ve Filistinli Hamas'ı inceleyerek anlayabiliriz. (V.Volkan 1997) Bunlarda şehitlerin isimleri halka açıklanıyor ve yeni katılanlar için rol modeli olarak görülüyor. Kahraman kartları basılıyor genç üyelere dağıtılıyor.
Bu uygulamayı Lübnan Hizbullahı 1983- 1985'li yıllarda gerçekleştirdi. Fakat dünya basını bu eylemlerin patolojik doğasına vurgu yapmayı hep tercih etti; çünkü bu bakışa göre, hangi ideal için kim kendisini öldürebilir ki bunlar olsa olsa ruh hastası olmalıydılar.
Eylemci adayları
17-23 yaş arasındaki genç erkekler, ergenlik geçişinin kimlik krizini yaşarlarken potansiyel adaylardır. Kimlik krizi içindeki genç ailelere karşı çıkma eğilimleri olduğu dönemde eğer etnik çatışmadan dayak yemişse, ailelerinden, sevdiklerinden, birisini kaybetmişse potansiyel adaydır. Var olan politik ve ekonomik şartlarda gelecek ümidi zayıflamışsa aday olmuştur. Şiddeti idealleştirmeye hazırdır.
Eğer kişisel güvenliklerine olan inancı zayıflamışsa her an yakalanacaksa, hayatı koruma ve yaşama inancı ihlal edilmişse canlı bomba olmaya hazırdır. İşte bu psikolojideki gençler ufak gruplara ayrılır askeri örgüt biçiminde organize edilir. Bu gruplar topluca Kuran okuyup, ilahiler söyletilir. İslam'ın sivillerin öldürülmesini yasaklayan ve men eden yasaklarına hiç değinilmez. Sürekli, "Allah'ın yolunda ölenleri ölü zannetmeyin onlar yaşıyorlar, rızıklarını Rab'lerinin yanında bulunuyorlar" mealindeki ayetler okumaya yöneltilirler. Terörist lider dini beraberlik oluşturmak için özel bir kimlik yüklenmek için 'sabır'la ilgili paragraflar okutur. Fedakârlıkla ilgili bahisler okutulur ve ezberletilir. Bu yöntem izci grubu ve spor takımlarında da uygulanan 'grup ruhu' yöntemidir. Ebeveynlerine ve bu misyondan bahsetmemeleri öğretilir. Ayrıca cinsel arzularını bastırmaları buna karşılık cennetteki ikramlardan ve hurilerden söz edilir.
'Ölüm'e 'düğün' muamelesi Şehidin ölümü düğün olarak nitelenir. Ölümsüzlük, ümit duyguları ile beyin yıkama yöntemleri ile Kuran'ı bütüncül olarak değerlendirmeleri imkânsız hale getirilir.
Politik güçler şiddet ve ayrımcılık uyguladıkça korku duygusu artar, ümit duygusu azalır, intikam ateşi alevlenir. Mezopotamya insanında var olan acı çekme, şehit olma, öç alma, şiddeti sorun çözmede yöntem olarak kullanma kültürüne intihar kültürü eklenerek dünyanın geleceği tehlikeye atılır. Çözüm sorunun içinde vardır. Politik güçler haklı oldukları kadar mantıklı da olacaklar. Şiddeti besleyen ayrımcılığa adil çözüm geliştirecekler şiddeti yöntem olarak seçmeyen bölgesel değerleri güçlendirecekler. Filozofların çoğunlukla Batı'dan, peygamberlerin çoğunlukla Doğu'dan çıkması Doğu insanını motive eden unsurun daha çok din olduğunu gösteriyor. Bunu teröristler kendi amaçları için kullanıyor ve dinin arkasına sığınarak eylem yapıyorlar. Politik güçler de çok önemli bölgesel değer olan dinin ılımlı yorumuna sahip çıkmalı.11 Eylül sonrası 'Öfke ve Gurur' adlı eseri ile batıyı İslam dünyasına karşı kışkırtan Oriana Fallaci'ye sahip çıkan dünya basını yanlış yapıyordu. 'Korku ve Küstahlık' diye bu görüşe reddiye yazan Prof. Franco Cordini'yi dikkate almalıyız.
Prof. Dr. Nevzat Tahran: (İDER) İnsani Değerler ve Ruh Sağlığı Vakfı Başkanı-Psikiyatrist
21 Eylül 2009 Pazartesi
ABD yüzünü BM'ye dönmeli
BM, Irak'ta bir liderlik rolü üstlenmenin yolunu bulamadığı sürece, ihtiyaç duyduğu siyasi ve mali kaynakları seferber etmek konusunda giderek daha fazla güçlük yaşayacak.
Birleşmiş Milletler zorlu bir dönemden geçiyor. Bush yönetiminin tek yanlı hareket etmesi ve önleyici savaş doktrini, BM'nin kolektif güvenlik ilkesine yönelik ciddi bir meydan okuma ve örgütün bugüne kadarki etkinliği açısından tehdit oluşturuyor.
Bush yönetiminin göreve gelmesinden bu yana, ABD'nin son iki kuşaktır inşa etmek için büyük emek harcadığı çokuluslu diplomatik sistem azar azar aşındırıldı. ABD yönetimi küresel ısınmayla ilgili Kyoto Protokolü'nden çıktı, Uluslar arası Ceza Mahkemesi'ne savaş açtı ve uluslararası silah denetim kuruluşlarıyla silah denetçilerinin itibarını sarstı. Irak'taki savaş bu çatışmaları doruk noktasına getirdi.
BM'ye ihtiyaç var
Washington'ın işgale kalkışmasının BM Güvenlik Konseyi'nde yarattığı bölünme halen aşılabilmiş değil. Fakat Irak işgalini takip eden aylar, ABD'nin, BM'nin uluslararası meşruiyeti sağlama gücüne ve ulus inşasında giderek artan tecrübelerine hâlâ ne kadar çok ihtiyacı olduğunu gösterdi.
BM, Irak konusunda fikir ayrılıklarına düştükten sonra bile, bu yerle bir olmuş ülkenin yeniden inşasında yapıcı bir rol oynamaya çabaladı. Bunun bedelini de ödedi: Geçen ağustosta Bağdat'taki BM karargâhına yönelik terörist saldırı, belki de BM'nin tarihinde aldığı en büyük darbeydi. Bu saldırıda aralarında üst düzey bir BM diplomatının da olduğu 21 kişi öldü. İşgale mesafeli olmasına ve işgal sonrasında kurulan yönetimden dışlanmasına rağmen BM kendisini Iraklı gerillaların başlıca hedeflerinden biri konumunda buldu. Bilhassa da kolay bir hedefti, zira yardım ve yeniden inşa faaliyetlerini aşılmaz bariyerlerin ardında sürdürmek imkânsızdı.
Sorun Irak'ın ötesinde
Ağustostaki saldırı sonrasında BM Irak'tan tamamen çekildi. BM'nin küresel kaygıları Irak'ın da ötesine geçiyor. Afganistan'da üst düzey bir BM diplomatı, tümüyle seçilmiş bir hükümete geçiş sürecini desteklemekle sorumlu. BM, İsrail-Filistin sorununda çözüm kapısı aralamaya çalışan dörtlünün de bir üyesi. BM'ye bağlı nükleer denetim merci Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, nükleer silah programlarını saptamakla görevli.
BM'nin en az bunlar kadar mühim rollerinden biri de eğitim, sağlık ve yoksullukla mücadele programları yürütmesi; bu programlar gelecekte ortaya çıkabilecek yeni silahlı çatışmaların önüne geçmek bakımından son derece önemli. Bu programlara yönelik çalışmalara Irak anlaşmazlığının ve bunun sonucunda BM ile ABD arasında baş gösteren gerilimin gölgesi düşmüş durumda. BM, Irak'ta bir liderlik rolü üstlenmenin yolunu bulamadığı sürece, ihtiyaç duyduğu siyasi ve mali kaynakları seferber etmek konusunda giderek daha fazla güçlük yaşayacak.
Bush yönetimi ise kayıtsız tutumunu sürdürüyor. Beyaz Saray, BM silah denetimlerinin (son örneği Libya) etkinliğini sorgulamaya devam ediyor. BM'nin açık siyasi meşruiyet noksanlığına dair endişelerini görmezden gelen ABD, örgütün Irak'a dönmek konusundaki gönülsüzlüğünden yakınıyor. Fakat BM, gelecek temmuzda Irak'ın egemenliğinin yeniden tesis edilmesine dek beklemeyi kaldıramaz. Önümüzdeki haftalarda daha fazla sorumluluk üstlenmek zorunda.
Başlangıç yapılmalı
Washington da, BM'den yakınmak yerine, onun geri dönüşünü kolaylaştıracak koşulları hazırlamalı. BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın, BM yetkilileri, Amerikan işgal yönetimi ve Irak Geçici Hükümet Konseyi arasında üçlü bir toplantı yapılması yönündeki önerisi ciddiye alınmalı; Annan'ın önerdiği toplantıda, Irak'ın kendi kendini yönetmesiyle sonuçlanacak geçiş sürecinde
BM'nin ne gibi bir rol oynayabileceğinin açıklığa kavuşturulması öngörülüyor. Washington ve BM arasındaki anlaşmazlıkların tek bir toplantıda çözüme kavuşturulması beklenemez elbette. Fakat yararlı bir başlangıç noktası olabilir.
ABD'nin Irak'ta BM'ye, yönetimin süregiden sorunları için bir şamar oğlanı olarak değil, etkili bir partner olarak ihtiyacı var. BM'nin işin içine girmesi lazım; bunu bir an önce yaparak, Irak halkına karşı sorumluluklarından kaçmadığını göstermesi lazım. BM, Irak'ın egemen uluslar topluluğuna geri dönüşü sürecinin biçimlendirilmesinde güçlü bir rol üstlenerek, küresel etkisinin marjinalize edilmesine izin vermemeye kararlı olduğunu da gösterebilir.
Birleşmiş Milletler zorlu bir dönemden geçiyor. Bush yönetiminin tek yanlı hareket etmesi ve önleyici savaş doktrini, BM'nin kolektif güvenlik ilkesine yönelik ciddi bir meydan okuma ve örgütün bugüne kadarki etkinliği açısından tehdit oluşturuyor.
Bush yönetiminin göreve gelmesinden bu yana, ABD'nin son iki kuşaktır inşa etmek için büyük emek harcadığı çokuluslu diplomatik sistem azar azar aşındırıldı. ABD yönetimi küresel ısınmayla ilgili Kyoto Protokolü'nden çıktı, Uluslar arası Ceza Mahkemesi'ne savaş açtı ve uluslararası silah denetim kuruluşlarıyla silah denetçilerinin itibarını sarstı. Irak'taki savaş bu çatışmaları doruk noktasına getirdi.
BM'ye ihtiyaç var
Washington'ın işgale kalkışmasının BM Güvenlik Konseyi'nde yarattığı bölünme halen aşılabilmiş değil. Fakat Irak işgalini takip eden aylar, ABD'nin, BM'nin uluslararası meşruiyeti sağlama gücüne ve ulus inşasında giderek artan tecrübelerine hâlâ ne kadar çok ihtiyacı olduğunu gösterdi.
BM, Irak konusunda fikir ayrılıklarına düştükten sonra bile, bu yerle bir olmuş ülkenin yeniden inşasında yapıcı bir rol oynamaya çabaladı. Bunun bedelini de ödedi: Geçen ağustosta Bağdat'taki BM karargâhına yönelik terörist saldırı, belki de BM'nin tarihinde aldığı en büyük darbeydi. Bu saldırıda aralarında üst düzey bir BM diplomatının da olduğu 21 kişi öldü. İşgale mesafeli olmasına ve işgal sonrasında kurulan yönetimden dışlanmasına rağmen BM kendisini Iraklı gerillaların başlıca hedeflerinden biri konumunda buldu. Bilhassa da kolay bir hedefti, zira yardım ve yeniden inşa faaliyetlerini aşılmaz bariyerlerin ardında sürdürmek imkânsızdı.
Sorun Irak'ın ötesinde
Ağustostaki saldırı sonrasında BM Irak'tan tamamen çekildi. BM'nin küresel kaygıları Irak'ın da ötesine geçiyor. Afganistan'da üst düzey bir BM diplomatı, tümüyle seçilmiş bir hükümete geçiş sürecini desteklemekle sorumlu. BM, İsrail-Filistin sorununda çözüm kapısı aralamaya çalışan dörtlünün de bir üyesi. BM'ye bağlı nükleer denetim merci Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, nükleer silah programlarını saptamakla görevli.
BM'nin en az bunlar kadar mühim rollerinden biri de eğitim, sağlık ve yoksullukla mücadele programları yürütmesi; bu programlar gelecekte ortaya çıkabilecek yeni silahlı çatışmaların önüne geçmek bakımından son derece önemli. Bu programlara yönelik çalışmalara Irak anlaşmazlığının ve bunun sonucunda BM ile ABD arasında baş gösteren gerilimin gölgesi düşmüş durumda. BM, Irak'ta bir liderlik rolü üstlenmenin yolunu bulamadığı sürece, ihtiyaç duyduğu siyasi ve mali kaynakları seferber etmek konusunda giderek daha fazla güçlük yaşayacak.
Bush yönetimi ise kayıtsız tutumunu sürdürüyor. Beyaz Saray, BM silah denetimlerinin (son örneği Libya) etkinliğini sorgulamaya devam ediyor. BM'nin açık siyasi meşruiyet noksanlığına dair endişelerini görmezden gelen ABD, örgütün Irak'a dönmek konusundaki gönülsüzlüğünden yakınıyor. Fakat BM, gelecek temmuzda Irak'ın egemenliğinin yeniden tesis edilmesine dek beklemeyi kaldıramaz. Önümüzdeki haftalarda daha fazla sorumluluk üstlenmek zorunda.
Başlangıç yapılmalı
Washington da, BM'den yakınmak yerine, onun geri dönüşünü kolaylaştıracak koşulları hazırlamalı. BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın, BM yetkilileri, Amerikan işgal yönetimi ve Irak Geçici Hükümet Konseyi arasında üçlü bir toplantı yapılması yönündeki önerisi ciddiye alınmalı; Annan'ın önerdiği toplantıda, Irak'ın kendi kendini yönetmesiyle sonuçlanacak geçiş sürecinde
BM'nin ne gibi bir rol oynayabileceğinin açıklığa kavuşturulması öngörülüyor. Washington ve BM arasındaki anlaşmazlıkların tek bir toplantıda çözüme kavuşturulması beklenemez elbette. Fakat yararlı bir başlangıç noktası olabilir.
ABD'nin Irak'ta BM'ye, yönetimin süregiden sorunları için bir şamar oğlanı olarak değil, etkili bir partner olarak ihtiyacı var. BM'nin işin içine girmesi lazım; bunu bir an önce yaparak, Irak halkına karşı sorumluluklarından kaçmadığını göstermesi lazım. BM, Irak'ın egemen uluslar topluluğuna geri dönüşü sürecinin biçimlendirilmesinde güçlü bir rol üstlenerek, küresel etkisinin marjinalize edilmesine izin vermemeye kararlı olduğunu da gösterebilir.
Modernleşmenin iki yüzü
İki Yüzü: Amsterdam-Berlin' sergisi iri devlet binalarından oluşan Berlin'le, tüccarların kenti Amsterdam'ı karşılaştırıp 'sivil toplum-devlet' ayrımını mimari bağlamda okuyor.
Toplumsal bilimlerde sivil toplum-devlet ayrımını şehir ve mimarî bağlamında okumak istiyorsanız Garanti Galeri'de (GG) açılan ve 16 Ocak'a kadar sürecek Modernliğin İki Yüzü: Amsterdam-Berlin sergisini kaçırmayın.
Cemal Emden'in görüntüleri, İhsan Bilgin'in anlatısıyla sunulan sergi Avrupa'nın en ilginç kentlerinden ikisini gizil bir tarihsel perspektifle sunuyor izleyicilere. Zamana yayılmış bir tüccar kenti Amsterdam'la, bir ulus-devlet inşa sürecinin ürünü Berlin, kent oluşumlarının iki uç noktası. Erken tüccar kapitalizmi ile gecikmiş, tepeden inmeci ve beraberinde moderniteyi, avangart anlayışını getiren bir devlet kapitalizmi sanki görselleri derinden belirlemiş.
Garnizon kent Berlin
Amsterdam bize kent devletçiklerinin uzantısı olarak yansıyor. Tüccarların, bankerlerin kurdukları kent devletçikleri... Cenova bunlardan bir diğeri. Almanya'da Amsterdam'a benzer bir tarihsel geçmişi olan kent Frankfurt...
Berlin ise bir garnizon kenti. Prusya'nın başkenti... İri devlet binaları, bulvarları, parkları ile 19. yüzyılda sekiz kat büyüyen bir başkent. Amsterdam'ın tevazuuna karşı Berlin'in modernist haşmeti gözlemleniyor sergide.
Amsterdam hiçbir zaman Berlin gibi iddialı bir kent olmamış. Hollanda bir tüccar ülkesi olarak yüzyıllarca varlığını sürdürmüş; sanayi geç gündeme gelmiş. Bu nedenle merkezcilikten,kentbilim diliyle sentralizmden uzak durabilmiş. Hollanda tek bir kentte odaklanmamış. Bir taç şeklinde Randstad diye nitelenen iç içe geçişmiş kentler zinciri oluşturmuş Amsterdam, Haarlem, Leden, La Haye, Delft, Rotterdam, Dordrecht, Utrecht, Hilversum ve Bussum. Bunlardan bir tek Amsterdam bir milyon nüfusu geçmiş. Kentlerin tıkışmasını önlemek için sürekli yeni kutuplar oluşturulmuş; nüfus yayılmış.
Almanya hızla sanayileşirken, Berlin ise gösterişi sevmiş. Moderniteyi, avangardı sırtlamış. 30'lu yıllarda III. Reich'ın karanlığını yaşamış. Ardından yıkımı... Prusya'dan günümüz Birleşik Almanya'nın başkenti Berlin devleti, devletin gücünü simgelemiş. Berlin'in II. Dünya Savaşı ertesi bölünmüşlüğü kuşkusuz bu 'devlet kenti'ni olumsuz etkilemiş. İki Almanya birleşene kadar Berlin'in yeniden yapılanmasıyla ilgili projeler başarısızlıkla sonuçlanmış. 1958'de 'Başkent Berlin' projesi, yeni fikirlere ortam hazırlamışsa da Hans Scharoun'un devrimci planları sonuç vermemiş. Keza 1957 Interbau Sergisi kapsamında düşünülen Hansa mahallesinin yenilenmesi de sonuçsuz kalmış. Soğuk Savaş Berlin'in kaderini çizmiş.
Berlin'de İkinci Dünya Savaşı'nda taş taş üstünde kalmazken Amsterdam bu tür bir yıkımdan kendini kurtarmış. Hollanda, yeni kentlerden çok yeni mahallerle mekân sorununa çözüm aramış.
Savaş sonrası radikal dönüşümler Rotterdam'da yaşanmış. Ulaşıma öncelik veren, mahalleleri uzmanlaştıran, merkezi ticari uğraşlara yönlendiren Atina Şartı'nın önerileri uygulamaya sokulmuş bu kentte. Amsterdam'ın yapılanmasında Cor van Eesteren ve Scheffer'in önerileri Atina Şartı'na yeni boyutlar katmış. Bijlmermeer'in kentleşme planı yayalara ve bisikletlere öncelik tanımış. Kamu taşımacılığına öncelik verilmiş. Fonksiyonellik ağır basmış. Amsterdam'da bugün metroya 200 metreden uzak herhangi bir konut yok.
Sergiyi gezmek için mimar ya da şehirci olmak gerekmiyor. Fotoğraf okumak için; Cemal Emden'in objektifi, İhsan Bilgin'in yorumları için İstiklal Caddesi'nde Garanti Galeri'ye bir göz atmalı...
Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Başkanı.
Toplumsal bilimlerde sivil toplum-devlet ayrımını şehir ve mimarî bağlamında okumak istiyorsanız Garanti Galeri'de (GG) açılan ve 16 Ocak'a kadar sürecek Modernliğin İki Yüzü: Amsterdam-Berlin sergisini kaçırmayın.
Cemal Emden'in görüntüleri, İhsan Bilgin'in anlatısıyla sunulan sergi Avrupa'nın en ilginç kentlerinden ikisini gizil bir tarihsel perspektifle sunuyor izleyicilere. Zamana yayılmış bir tüccar kenti Amsterdam'la, bir ulus-devlet inşa sürecinin ürünü Berlin, kent oluşumlarının iki uç noktası. Erken tüccar kapitalizmi ile gecikmiş, tepeden inmeci ve beraberinde moderniteyi, avangart anlayışını getiren bir devlet kapitalizmi sanki görselleri derinden belirlemiş.
Garnizon kent Berlin
Amsterdam bize kent devletçiklerinin uzantısı olarak yansıyor. Tüccarların, bankerlerin kurdukları kent devletçikleri... Cenova bunlardan bir diğeri. Almanya'da Amsterdam'a benzer bir tarihsel geçmişi olan kent Frankfurt...
Berlin ise bir garnizon kenti. Prusya'nın başkenti... İri devlet binaları, bulvarları, parkları ile 19. yüzyılda sekiz kat büyüyen bir başkent. Amsterdam'ın tevazuuna karşı Berlin'in modernist haşmeti gözlemleniyor sergide.
Amsterdam hiçbir zaman Berlin gibi iddialı bir kent olmamış. Hollanda bir tüccar ülkesi olarak yüzyıllarca varlığını sürdürmüş; sanayi geç gündeme gelmiş. Bu nedenle merkezcilikten,kentbilim diliyle sentralizmden uzak durabilmiş. Hollanda tek bir kentte odaklanmamış. Bir taç şeklinde Randstad diye nitelenen iç içe geçişmiş kentler zinciri oluşturmuş Amsterdam, Haarlem, Leden, La Haye, Delft, Rotterdam, Dordrecht, Utrecht, Hilversum ve Bussum. Bunlardan bir tek Amsterdam bir milyon nüfusu geçmiş. Kentlerin tıkışmasını önlemek için sürekli yeni kutuplar oluşturulmuş; nüfus yayılmış.
Almanya hızla sanayileşirken, Berlin ise gösterişi sevmiş. Moderniteyi, avangardı sırtlamış. 30'lu yıllarda III. Reich'ın karanlığını yaşamış. Ardından yıkımı... Prusya'dan günümüz Birleşik Almanya'nın başkenti Berlin devleti, devletin gücünü simgelemiş. Berlin'in II. Dünya Savaşı ertesi bölünmüşlüğü kuşkusuz bu 'devlet kenti'ni olumsuz etkilemiş. İki Almanya birleşene kadar Berlin'in yeniden yapılanmasıyla ilgili projeler başarısızlıkla sonuçlanmış. 1958'de 'Başkent Berlin' projesi, yeni fikirlere ortam hazırlamışsa da Hans Scharoun'un devrimci planları sonuç vermemiş. Keza 1957 Interbau Sergisi kapsamında düşünülen Hansa mahallesinin yenilenmesi de sonuçsuz kalmış. Soğuk Savaş Berlin'in kaderini çizmiş.
Berlin'de İkinci Dünya Savaşı'nda taş taş üstünde kalmazken Amsterdam bu tür bir yıkımdan kendini kurtarmış. Hollanda, yeni kentlerden çok yeni mahallerle mekân sorununa çözüm aramış.
Savaş sonrası radikal dönüşümler Rotterdam'da yaşanmış. Ulaşıma öncelik veren, mahalleleri uzmanlaştıran, merkezi ticari uğraşlara yönlendiren Atina Şartı'nın önerileri uygulamaya sokulmuş bu kentte. Amsterdam'ın yapılanmasında Cor van Eesteren ve Scheffer'in önerileri Atina Şartı'na yeni boyutlar katmış. Bijlmermeer'in kentleşme planı yayalara ve bisikletlere öncelik tanımış. Kamu taşımacılığına öncelik verilmiş. Fonksiyonellik ağır basmış. Amsterdam'da bugün metroya 200 metreden uzak herhangi bir konut yok.
Sergiyi gezmek için mimar ya da şehirci olmak gerekmiyor. Fotoğraf okumak için; Cemal Emden'in objektifi, İhsan Bilgin'in yorumları için İstiklal Caddesi'nde Garanti Galeri'ye bir göz atmalı...
Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Başkanı.
ÖTV gitti indirim geldi
Araçlarının kullandığı akaryakıttaki yüzde 65'lere varan ÖTV'nin artık alınmayacak olması, deniz taşımacılığında indirimi gündeme getirdi. İDO yüzde 29 ile yüzde 42 arasında, Denizcilik İşletmeleri yüzde 11 oranında indirime hazırlanıyor.
Türk karasularında faaliyet gösteren ticari deniz araçlarının (yatlar hariç) kullandığı akaryakıttaki özel tüketim vergisinin (ÖTV) sıfırlanması deniz taşımacılığında indirimi getiriyor. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, dün Marmaray Projesi'nin birinci etabı için alınan tekliflere ilişkin toplantı düzenledi. Yıldırım, ÖTV'siz yakıtın deniz ulaşımında indirim getireceğini, bu indirimin İstanbul Deniz Otobüsleri'nde yüzde 30 ile 50 arasında değişeceğini söyledi. Ticari deniz araçları yakıt için yüzde 64-65 oranında ÖTV ödüyordu.
Türkiye Denizcilik İşletmeleri Genel Müdürü Burhan Külünk ise, Şehir Hatları vapurlarında 15 Ocak'a kadar yüzde 11'e varan indirim yapacaklarını söyledi. İDO Genel Müdürü Şeref Dikyar da 23 Ocak'tan itibaren deniz otobüslerinde, iç ve dış hatlarda yüzde 42'ye varan indirim olacağını belirtti. Dikyar, "Yenikapı-Yalova hattında otomobil fiyatı yüzde 33 ucuzlayarak 25, cip fiyatı yüzde 38 azalarak 37, yolcu ücreti yüzde 42 ucuzlayarak 7 milyona inecek. Yenikapı-Bandırma hattında otomobil 86 milyona, cip fiyatı 80 milyona, yolcu ücreti 15 milyona gerileyecek. Bostancı-Kabataş, Bostancı-Karaköy, Bostancı-Eminönü, Bostancı-Bakırköy ve Kadıköy-Bakırköy hatlarında akbille geçişte yüzde 29 indirim yapılacak. Öğrenci ve öğretmenin ücreti yüzde 40 indirimle 1 milyon 450 bin liraya kadar inecek" diye konuştu.
Erdoğan'ın adı feribotta
İndirim sözünü tutan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a, İDO bir jestle karşılık verdi. Erdoğan ve Fatih Sultan Mehmet'in adı İDO filosuna katılan iki feribota verildi. Pendik-Yalova hattında hizmete girecek, 588 yolcu, 112 araç taşıyacak ve 24 deniz mili sürat yapacak olan feribotlar, 35 dakika gibi kısa sürede yolculuğu tamamlayacak. Feribotların ilki şubat, diğeri mart ayında hizmete girecek.
Turizm ve Yolcu Deniz Taşıyıcılar Kooperatifi Başkanı Yunus Can da, ÖTV'siz yakıt almadan indirim yapmayı düşünmediklerini belirterek,
"Aldıktan sonra indirim yüzde 10 ile 15 arasında değişecek" dedi. Bu arada, Boğaz Tüp Geçiş Projesi'nin mali tekliflerine ilişkin ön değerlendirme tamamlandı. İlk etap için Taisei-Kumagai Gumi-Gama-Nurol girişimi 89 milyar 668 milyon 610 bin Japon Yeni, Obayashi-Yapı Merkezi-Metiş-Kiska girişimi ise 96 milyar 990 milyon Japon Yeni teklif getirdi. Japonya'nın onayının ardından sözleşme imzalanacak. Diğer taraftan, Ankara Metrosu 3. Aşama Projesi kapsamında, 4.7 kilometrelik Kızılay-Söğütözü-Delme Tüneli'nin yapımına başlandı.
Türk karasularında faaliyet gösteren ticari deniz araçlarının (yatlar hariç) kullandığı akaryakıttaki özel tüketim vergisinin (ÖTV) sıfırlanması deniz taşımacılığında indirimi getiriyor. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, dün Marmaray Projesi'nin birinci etabı için alınan tekliflere ilişkin toplantı düzenledi. Yıldırım, ÖTV'siz yakıtın deniz ulaşımında indirim getireceğini, bu indirimin İstanbul Deniz Otobüsleri'nde yüzde 30 ile 50 arasında değişeceğini söyledi. Ticari deniz araçları yakıt için yüzde 64-65 oranında ÖTV ödüyordu.
Türkiye Denizcilik İşletmeleri Genel Müdürü Burhan Külünk ise, Şehir Hatları vapurlarında 15 Ocak'a kadar yüzde 11'e varan indirim yapacaklarını söyledi. İDO Genel Müdürü Şeref Dikyar da 23 Ocak'tan itibaren deniz otobüslerinde, iç ve dış hatlarda yüzde 42'ye varan indirim olacağını belirtti. Dikyar, "Yenikapı-Yalova hattında otomobil fiyatı yüzde 33 ucuzlayarak 25, cip fiyatı yüzde 38 azalarak 37, yolcu ücreti yüzde 42 ucuzlayarak 7 milyona inecek. Yenikapı-Bandırma hattında otomobil 86 milyona, cip fiyatı 80 milyona, yolcu ücreti 15 milyona gerileyecek. Bostancı-Kabataş, Bostancı-Karaköy, Bostancı-Eminönü, Bostancı-Bakırköy ve Kadıköy-Bakırköy hatlarında akbille geçişte yüzde 29 indirim yapılacak. Öğrenci ve öğretmenin ücreti yüzde 40 indirimle 1 milyon 450 bin liraya kadar inecek" diye konuştu.
Erdoğan'ın adı feribotta
İndirim sözünü tutan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a, İDO bir jestle karşılık verdi. Erdoğan ve Fatih Sultan Mehmet'in adı İDO filosuna katılan iki feribota verildi. Pendik-Yalova hattında hizmete girecek, 588 yolcu, 112 araç taşıyacak ve 24 deniz mili sürat yapacak olan feribotlar, 35 dakika gibi kısa sürede yolculuğu tamamlayacak. Feribotların ilki şubat, diğeri mart ayında hizmete girecek.
Turizm ve Yolcu Deniz Taşıyıcılar Kooperatifi Başkanı Yunus Can da, ÖTV'siz yakıt almadan indirim yapmayı düşünmediklerini belirterek,
"Aldıktan sonra indirim yüzde 10 ile 15 arasında değişecek" dedi. Bu arada, Boğaz Tüp Geçiş Projesi'nin mali tekliflerine ilişkin ön değerlendirme tamamlandı. İlk etap için Taisei-Kumagai Gumi-Gama-Nurol girişimi 89 milyar 668 milyon 610 bin Japon Yeni, Obayashi-Yapı Merkezi-Metiş-Kiska girişimi ise 96 milyar 990 milyon Japon Yeni teklif getirdi. Japonya'nın onayının ardından sözleşme imzalanacak. Diğer taraftan, Ankara Metrosu 3. Aşama Projesi kapsamında, 4.7 kilometrelik Kızılay-Söğütözü-Delme Tüneli'nin yapımına başlandı.
Asgari ücretliye iyileştirme sözü
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, asgari ücrete net yüzde 34 oranında zam yapıldığını, ancak bunu insani bulmadıklarını belirterek, temmuzda yapılacak zamda imkânlar ölçüsünde iyileştirme yapılacağını söyledi. Asgari ücrete yapılan zammın yüzde 34'ü bulduğunu, ancak şartların daha iyisini yapmaya imkân vermediğini kaydeden Erdoğan, "Şimdi birileri kalktı 'Efendim beklenen olmadı' dedi. Siz ne bekliyorsunuz? Asgari ücreti net 500-600 milyona çıkaracağımızı mı bekliyordunuz? Biraz insaflı olacağız. Türkiye'nin şartları buna müsait değil" dedi. Konuşmasında, yolsuzluk ve rüşvete de değinen Erdoğan, "Zaman zaman bunlara fırsat verildiğini, zemin hazırlandığını görüyoruz. Eğer bir yerde rüşvet varsa rüşvetin tek tarafı yoktur. Rüşvetin çift tarafı vardır. Rüşveti alan ve veren suçludur.
'Efendim benden rüşvet almadan işimi yapmadılar' Verme kardeşim. Git kaymakama haberini ver. Hiçbirine ulaşamıyorsan gel bana haber ver" diye konuştu.
'Efendim benden rüşvet almadan işimi yapmadılar' Verme kardeşim. Git kaymakama haberini ver. Hiçbirine ulaşamıyorsan gel bana haber ver" diye konuştu.
Milli gelire dolar kuru dopingi
Türkiye tarihinde ilk defa geçen yıl ortalama dolar kuru bir önceki yılın ortalama dolar kurunun altında kaldı. Bu gelişme kişi başına düşen milli geliri bir önceki yıla göre 773 dolar büyüterek, toplam milli geliri ise 58 milyar dolar artırdı. 2003 yılında ortalama dolar kuru 1 milyon 493 bin lira oldu. Ortalama dolar kuru 2002 yılında 1 milyon 505 bin 840 lira olarak gerçekleşmişti. Türkiye'nin 2003 GSMH'sinin cari fiyatlarla 357 katrilyon olduğu tahmin ediliyor. 1 milyon 493 bin 68 lira olan 2003 ortalama dolar kuru dikkate alındığında Türkiye'nin toplam GSMH'si 239 milyar 135 milyon dolarlık büyüklük oluşturdu. Ortalama dolar kuru başlangıçta öngörüldüğü gibi 1 milyon 770 bin lira olsaydı, GSMH 200 milyar dolarda kalacaktı. Türkiye'in 2003 nüfusunun ise 70 milyon 712 bin kişiye ulaştığı tahmin ediliyor. Böylece, kişi başına milli gelir 773 dolar büyümeyle 3 bin 382 dolara yükseldi. Kişi başına gelir, 2002 yılında 2 bin 609 dolar olmuştu.
Para programı aynen sürecek
Merkez Bankası, dalgalı kur ve 'örtük' enflasyon hedeflemesini sürdüreceğini açıkladı. 2004 yılında da önceliğini enflasyona veren Merkez Bankası'na göre, enflasyonun önünde üç önemli risk bulunuyor: Yüksek tutarlı kamu borcu, yerel seçim, tarım fiyatlarında arz yönlü şoklar.
Merkez Bankası 2004 yılı para ve kur politikasını açıkladı. Dalgalı kur rejimi ve örtük enflasyon hedeflemesine devam edilecek. Parasal büyüklüklere dikkat edilecek, ancak öncelik enflasyonun hedefe uygun seyrine verilecek. Merkez Bankası enflasyonla mücadelenin önündeki üç riski ise yüksek kamu borcu, seçim ve tarım fiyatları olarak sıraladı.
Fiyat istikrarının temel hedef olduğunu vurgulayan Merkez Bankası bunun yolunun 'yapısal reformlardan geçtiğini belirtti. Banka mutlak fiyat istikrarına giden yolu tıkayan her türlü engel konusunda da gerekli
uyarıları yapacağını vurguladı.
Özellikle, kamuda verimliliğin ve faiz dışı fazlanın kalitesinin artırılmasına yönelik reformların devamının, borç dinamiklerine olumlu etki yapacağı, bunun da risk primindeki dalgalanmaları azaltarak enflasyonla mücadelede Merkez Bankası'nın temel politika aracı olan kısa vadeli faizlerin etkinliğini artıracağı kaydedildi.
Merkez Bankası, 2004'te de dalgalı kur altında örtük enflasyon hedeflemesine devam edileceği, para tabanındaki gelişmelerin, kesin hedef niteliğinden çok, gelecek dönem enflasyonuna dair içerdiği bilgiler açısından değerlendirileceği, önceliğin gerçekleşen enflasyonun hedef enflasyonun yakalanması olduğu kaydedildi.
Merkez'den ücret uyarısı
Merkez Bankası, enflasyon hedefine ulaşmanın önünde riskler bulunduğuna da dikkat çekti. Bu riskler arasında, kamu borcunun milli gelire oranının henüz arzu edilen düzeye inmemesi sayıldı. Merkez Bankası, geçmiş deneyimler nedeniyle yerel seçimler öncesi, ekonomik aktörlerin bazı şüpheleri gündeme getirme riskine de vurgu yaparak, bu şüpheleri ortadan kaldırmanın tek yolunu 'ücret ve gelirler politikasını program hedefiyle uyumlu yürütmek' olarak tanımladı. Tarım fiyatlarında arz yönlü şokların risk oluşturduğu, kurların izleyeceği seyrin de enflasyon açısından önemli olacağına dikkat çekildi.
Banka açıklamasında "Kimi çevrelerce 'bizde olmaz' denen dalgalı kurun oturmaya başladığı görülüyor" denildi. Döviz alım ihaleleriyle ilgili de geçmişteki dolarizasyonun dikkate alınması gerektiği ancak iktisadi yapının değişmeye başlamasıyle bu olgunun da zamanla azalacağı anlatıldı.
Piyasadaki fazla likiditenin 2003 yılında da devam ederek 5-14 katrilyon lira aralığında dalgalandığı yıl sonunda 8.3 katrilyon gerçekleştiği belirtildi. Açıklamada, piyasadaki likiditenin para piyasaları ve bankalar arasındaki dengesiz dağılımının özellikle mayıs-temmuz dönemindeki gibi faizler üzerinde baskı yarattığı, ancak sağlanan likiditenin faizlerin aşırı dalgalanmasını önlediği kaydedildi.
2003'te döviz arz fazlasının çok yoğun olduğu, DTH'daki çözülme ve sistem dışından giriş gözlendiği vurgulandı. TL'ye talebin ağustostan itibaren yabancı girişleriyle desteklendiği belirtilen banka açıklamasında 2003 yılında müdahalelerle 4.2 milyar ve ihalelerle 5.7 milyar olmak üzere, toplam 9.9 milyar dolar alım yapıldığını, karşılığında 13.9 katrilyon liralık likidite yarattıklarını açıkladı.
Merkez Bankası 2004 yılı para ve kur politikasını açıkladı. Dalgalı kur rejimi ve örtük enflasyon hedeflemesine devam edilecek. Parasal büyüklüklere dikkat edilecek, ancak öncelik enflasyonun hedefe uygun seyrine verilecek. Merkez Bankası enflasyonla mücadelenin önündeki üç riski ise yüksek kamu borcu, seçim ve tarım fiyatları olarak sıraladı.
Fiyat istikrarının temel hedef olduğunu vurgulayan Merkez Bankası bunun yolunun 'yapısal reformlardan geçtiğini belirtti. Banka mutlak fiyat istikrarına giden yolu tıkayan her türlü engel konusunda da gerekli
uyarıları yapacağını vurguladı.
Özellikle, kamuda verimliliğin ve faiz dışı fazlanın kalitesinin artırılmasına yönelik reformların devamının, borç dinamiklerine olumlu etki yapacağı, bunun da risk primindeki dalgalanmaları azaltarak enflasyonla mücadelede Merkez Bankası'nın temel politika aracı olan kısa vadeli faizlerin etkinliğini artıracağı kaydedildi.
Merkez Bankası, 2004'te de dalgalı kur altında örtük enflasyon hedeflemesine devam edileceği, para tabanındaki gelişmelerin, kesin hedef niteliğinden çok, gelecek dönem enflasyonuna dair içerdiği bilgiler açısından değerlendirileceği, önceliğin gerçekleşen enflasyonun hedef enflasyonun yakalanması olduğu kaydedildi.
Merkez'den ücret uyarısı
Merkez Bankası, enflasyon hedefine ulaşmanın önünde riskler bulunduğuna da dikkat çekti. Bu riskler arasında, kamu borcunun milli gelire oranının henüz arzu edilen düzeye inmemesi sayıldı. Merkez Bankası, geçmiş deneyimler nedeniyle yerel seçimler öncesi, ekonomik aktörlerin bazı şüpheleri gündeme getirme riskine de vurgu yaparak, bu şüpheleri ortadan kaldırmanın tek yolunu 'ücret ve gelirler politikasını program hedefiyle uyumlu yürütmek' olarak tanımladı. Tarım fiyatlarında arz yönlü şokların risk oluşturduğu, kurların izleyeceği seyrin de enflasyon açısından önemli olacağına dikkat çekildi.
Banka açıklamasında "Kimi çevrelerce 'bizde olmaz' denen dalgalı kurun oturmaya başladığı görülüyor" denildi. Döviz alım ihaleleriyle ilgili de geçmişteki dolarizasyonun dikkate alınması gerektiği ancak iktisadi yapının değişmeye başlamasıyle bu olgunun da zamanla azalacağı anlatıldı.
Piyasadaki fazla likiditenin 2003 yılında da devam ederek 5-14 katrilyon lira aralığında dalgalandığı yıl sonunda 8.3 katrilyon gerçekleştiği belirtildi. Açıklamada, piyasadaki likiditenin para piyasaları ve bankalar arasındaki dengesiz dağılımının özellikle mayıs-temmuz dönemindeki gibi faizler üzerinde baskı yarattığı, ancak sağlanan likiditenin faizlerin aşırı dalgalanmasını önlediği kaydedildi.
2003'te döviz arz fazlasının çok yoğun olduğu, DTH'daki çözülme ve sistem dışından giriş gözlendiği vurgulandı. TL'ye talebin ağustostan itibaren yabancı girişleriyle desteklendiği belirtilen banka açıklamasında 2003 yılında müdahalelerle 4.2 milyar ve ihalelerle 5.7 milyar olmak üzere, toplam 9.9 milyar dolar alım yapıldığını, karşılığında 13.9 katrilyon liralık likidite yarattıklarını açıkladı.
Borsa rekora koşuyor
Haftalardır kesintisiz yükselen borsa, dün de hızlı bir çıkış yaparak 19 bin 148 puana yükseldi. Günü 523 puanlık artışla kapatan borsada işlem hacmi ise 930 trilyon lirada kaldı. İşlem hacminin, yükselişi destekler nitelikte olmadığını dile getiren uzmanlar, Çukurova Grubu'nun borçlarını erken ödemek için teklif götürmesiyle Yapı Kredi hisselerinde yaşanan yüzde 2.81'lik çıkışın, endeksi yukarı taşıyan en büyük faktörler olduğunu vurguladı.
İş Bankası Menkul Kıymetler Genel Müdürü Rıza Kutlusoy, "Yapı Kredi hissesindeki çıkış Tüpraş hisselerine de olumlu yansıdı. Bana göre Çukurova'nın Tüpraş'a karşı ilgisinin olması etkili oldu" dedi. İşlem hacminin düşüklüğüne de değinen Kutlusoy, bireysel yatırımcılarla desteklenen bir çıkış yaşanmadığını söyledi.
Hedef 20 binler
Borsada hedefin 22-23 bin seviyelerinin olduğunu belirten Gedik Yatırım Genel Müdür Yardımcısı Asis Şakir ise "Önümüzdeki günlerde borsada kâr satışlarının gelmesi hiç şaşırtıcı olmaz. Ancak bu çıkışı yakalayamayan yatırımcılar için iyi bir şans olarak görülmeli" dedi. 2004'te mali sektörden çıkış yaşanabileceğini belirten Asis Şakir, "2003 yılında mali sektör iyi prim yaptı. Bundan sonra mali sektörden çıkan yatırımcılar, sanayi sektörüne kayacak. İhracat yapan ve mümkünse girdisi TL olan sanayi şirketleri gözde olacak" dedi.
İş Bankası Menkul Kıymetler Genel Müdürü Rıza Kutlusoy, "Yapı Kredi hissesindeki çıkış Tüpraş hisselerine de olumlu yansıdı. Bana göre Çukurova'nın Tüpraş'a karşı ilgisinin olması etkili oldu" dedi. İşlem hacminin düşüklüğüne de değinen Kutlusoy, bireysel yatırımcılarla desteklenen bir çıkış yaşanmadığını söyledi.
Hedef 20 binler
Borsada hedefin 22-23 bin seviyelerinin olduğunu belirten Gedik Yatırım Genel Müdür Yardımcısı Asis Şakir ise "Önümüzdeki günlerde borsada kâr satışlarının gelmesi hiç şaşırtıcı olmaz. Ancak bu çıkışı yakalayamayan yatırımcılar için iyi bir şans olarak görülmeli" dedi. 2004'te mali sektörden çıkış yaşanabileceğini belirten Asis Şakir, "2003 yılında mali sektör iyi prim yaptı. Bundan sonra mali sektörden çıkan yatırımcılar, sanayi sektörüne kayacak. İhracat yapan ve mümkünse girdisi TL olan sanayi şirketleri gözde olacak" dedi.
Karamehmet'ten 'esrarengiz' teklif
Çukurova Grubu geçen yıl BDDK ile imzaladığı anlaşmada TMSF'ye olan borçlarını 15 yıl, YKB'ye ise 9 yıl öteletti. Vadelendirilen borcun tutarı faiziyle birlikte 6.2 milyar dolardı.
Çukurova Grubu, 5.2 milyar doları anapara olmak üzere toplam 6 milyar 218 milyon dolarlık borcunun erken ödenmesi konusunda yeni anlaşma yapmak üzere BDDK ve TMSF'ye teklifte bulundu.
Yapı Kredi Bankası'ndan İMKB'ye gönderilen açıklamaya göre, Çukurova Holding'in bankaya 31 Aralık'da tebliğ ettiği başvurusunda, Yapı Kredi'ye 9 yıl, TMSF 15 yılda geri ödemek üzere plana bağlanan borçlarının erken ödenmesi konusunda yeni anlaşma yapmak üzere 1 Aralık, 5 Aralık ve 15 Aralık 2003 tarihlerinde BDDK ve TMSF'ye teklif verdiği belirtildi.
Çukurova Holding'in yazısında, bu teklifin kabulü halinde Yapı Kredi Bankası'na olan borçların 2 yılda, TMSF'ye olan borçların ise bir yılda ödenerek tasfiye edileceği duyuruldu. Aynı açıklamada, Yapı Kredi ile Çukurova Grubu şirketleri arasında 31 Aralık 2002 tarihinde yapılan Finansal Yeniden Yapılandırma Sözleşmesi uyarınca 31 Aralık 2003'te yapılması gereken 98 milyon 937 bin 601 dolarlık faiz taksidinin, sözleşmenin ilgili maddesinde öngörülen haklar kullanılarak 60 günlük sürede faizi ile birlikte ödeneceği de yer aldı.
3 Şubat'ta imzalanmıştı
3 Şubat 2003 tarihinde BDDK ile borç yeniden yapılandırma anlaşması imzalayan Çukurova Grubu, bu anlaşma ile Yapı Kredi Bankası'na olan 1 milyon 937 milyon dolarlık borcunu 9 yıl, Pamukbank'a olan 3 milyar 86 milyon dolar borcunu ise 15 yılda ödeme imkânına kavuşmuştu.
BDDK'nın Çukurova Grubu'na uyguladığı faiz oranı ise bankacılık çevrelerince 'çok düşük' olarak değerlendirilen libor artı 0.5'ti. Bu anlaşmanın dikkat çeken bir başka maddesi ise, Turkcell hisselerinin
o dönemdeki borsa işlem fiyatına göre oldukça düşük bir fiyattan Mehmet Emin Karamehmet'e satışıydı. Karamehmet Pamukbank'taki yüzde 8.4'lük Turkcell hissesini satın almak için 2008 yılına kadar 264 milyon dolar ödemeyi taahhüt etti. Böylece Çukurova Grubu'nun anapara borç tutarı 5.2 milyar dolara yükselmiş oldu.
Çukurova Grubu 3 Şubat 2003 tarihinde imzaladığı ve Türkiye'de bu güne kadar yapılan en büyük borç öteleme anlaşması karşılığında başta Turkcell olmak üzere tüm varlıklarını borç ödemesi tamamlanıncaya kadar rehinde tutacaktı. Ayrıca grubun iştirakleri grup dışındaki üçüncü kişilere satılırsa satış tutarının asgari yüzde 55'i de Yapı Kredi Bankası ve TMSF'ye borçların ödenmesinde kullanılacaktı.
'YKB 2 yılda satılacak'
3 Şubat'ta yapılan anlaşmayı bir toplantı ile açıklayan dönemin BDDK Başkanı Engin Akçakoca, Çukurova Grubu'ndaki yüzde 58 ve ayrıca yönetimi fona geçen yüzde 13 Yapı Kredi hissesinin iki yıl içinde Çukurova tarafından elden çıkarılacağını duyurdu. Eğer banka bu sürede satılamazsa BDDK devreye girerek bir yıllık yeni bir süreç başlayacaktı. Bu sürecin sonunda grubun bankadaki hissesinin yüzde 10'un altına inmesi şartı konuldu.
--------------------------------------------------------------------------------
Ödenecek borçtan indirim iddiası
Borsaya yapılan açıklamada teklifin detayına yer vermezken, bilgilerine başvurulan TMSF yetkilileri ise bu aşamada açıklama yapılmayacağını ifade etmekle yetindi. Ancak Ankara kulislerinde son aylarda Çukurova'nın TMSF'ye borç vadesini kısaltmayı teklif edeceği konuşuluyordu. 15 Aralık tarihli Hürriyet gazetesindeki bir haberde de grubun bu teklife karşı iki şart öne süreceği yer aldı. Habere göre, grubun Pamukbank'a olan 3.1 milyar dolarlık anapara borcunun vadesinin 15 yıldan, 2 yıla indirilmesi yüzünden borcun da 1.9 milyar dolara düşürülmesini teklif edeceği ayrıca Yapı Kredi'de hisse hâkimiyetinin de kendisine geri verilmesini isteyeceği duyuruldu.
'BDDK ve TMSF teklifi onaylamaz'
Haberde Çukurova Grubu'nun patronu Mehmet Emin Karamehmet'in BDDK ve TMSF'ye North Petrolium isimli bir şirketin kendisine finansman sağlayacağını belirterek birinci derece rehin hakkının bu şirkete verilmesini isteyeceği belirtildi. Ancak bu büyük borcu finanse edeceği öne sürülen North Petrolium'un uluslararası piyasalarca tanınmaması ise dikkat çekti. Grubun BDDK ve TMSF'ye sunduğu öne sürülen yeni planın uygulanabilmesi içinse iki kurumun birden onay vermesi gerekiyor. Ancak uzmanlar, iki kurumun da Çukurova'nın bu teklifini kabul etmesinin olanaksız olduğu görüşünde birleşiyor. Pamukbank'ın batışı nedeniyle müflis işadamı konumuna düşen Mehmet Emin Karamehmet Bankalar Kanunu'na göre yeniden bankacılık yapamıyor. Yasaya göre Karamehmet'in Yapı Kredi Bankası'ndaki hisse oranını yüzde 10'un altına indirmesi gerekiyor. Bu yüzden BDDK ve TMSF'nin böyle bir teklife sıcak bakmayacağını belirten Ankara kaynakları, anlaşmanın altına imza atanlara ise Yüce Divan yolunun açılabileceğini öne sürüyor.
Çukurova Grubu, 5.2 milyar doları anapara olmak üzere toplam 6 milyar 218 milyon dolarlık borcunun erken ödenmesi konusunda yeni anlaşma yapmak üzere BDDK ve TMSF'ye teklifte bulundu.
Yapı Kredi Bankası'ndan İMKB'ye gönderilen açıklamaya göre, Çukurova Holding'in bankaya 31 Aralık'da tebliğ ettiği başvurusunda, Yapı Kredi'ye 9 yıl, TMSF 15 yılda geri ödemek üzere plana bağlanan borçlarının erken ödenmesi konusunda yeni anlaşma yapmak üzere 1 Aralık, 5 Aralık ve 15 Aralık 2003 tarihlerinde BDDK ve TMSF'ye teklif verdiği belirtildi.
Çukurova Holding'in yazısında, bu teklifin kabulü halinde Yapı Kredi Bankası'na olan borçların 2 yılda, TMSF'ye olan borçların ise bir yılda ödenerek tasfiye edileceği duyuruldu. Aynı açıklamada, Yapı Kredi ile Çukurova Grubu şirketleri arasında 31 Aralık 2002 tarihinde yapılan Finansal Yeniden Yapılandırma Sözleşmesi uyarınca 31 Aralık 2003'te yapılması gereken 98 milyon 937 bin 601 dolarlık faiz taksidinin, sözleşmenin ilgili maddesinde öngörülen haklar kullanılarak 60 günlük sürede faizi ile birlikte ödeneceği de yer aldı.
3 Şubat'ta imzalanmıştı
3 Şubat 2003 tarihinde BDDK ile borç yeniden yapılandırma anlaşması imzalayan Çukurova Grubu, bu anlaşma ile Yapı Kredi Bankası'na olan 1 milyon 937 milyon dolarlık borcunu 9 yıl, Pamukbank'a olan 3 milyar 86 milyon dolar borcunu ise 15 yılda ödeme imkânına kavuşmuştu.
BDDK'nın Çukurova Grubu'na uyguladığı faiz oranı ise bankacılık çevrelerince 'çok düşük' olarak değerlendirilen libor artı 0.5'ti. Bu anlaşmanın dikkat çeken bir başka maddesi ise, Turkcell hisselerinin
o dönemdeki borsa işlem fiyatına göre oldukça düşük bir fiyattan Mehmet Emin Karamehmet'e satışıydı. Karamehmet Pamukbank'taki yüzde 8.4'lük Turkcell hissesini satın almak için 2008 yılına kadar 264 milyon dolar ödemeyi taahhüt etti. Böylece Çukurova Grubu'nun anapara borç tutarı 5.2 milyar dolara yükselmiş oldu.
Çukurova Grubu 3 Şubat 2003 tarihinde imzaladığı ve Türkiye'de bu güne kadar yapılan en büyük borç öteleme anlaşması karşılığında başta Turkcell olmak üzere tüm varlıklarını borç ödemesi tamamlanıncaya kadar rehinde tutacaktı. Ayrıca grubun iştirakleri grup dışındaki üçüncü kişilere satılırsa satış tutarının asgari yüzde 55'i de Yapı Kredi Bankası ve TMSF'ye borçların ödenmesinde kullanılacaktı.
'YKB 2 yılda satılacak'
3 Şubat'ta yapılan anlaşmayı bir toplantı ile açıklayan dönemin BDDK Başkanı Engin Akçakoca, Çukurova Grubu'ndaki yüzde 58 ve ayrıca yönetimi fona geçen yüzde 13 Yapı Kredi hissesinin iki yıl içinde Çukurova tarafından elden çıkarılacağını duyurdu. Eğer banka bu sürede satılamazsa BDDK devreye girerek bir yıllık yeni bir süreç başlayacaktı. Bu sürecin sonunda grubun bankadaki hissesinin yüzde 10'un altına inmesi şartı konuldu.
--------------------------------------------------------------------------------
Ödenecek borçtan indirim iddiası
Borsaya yapılan açıklamada teklifin detayına yer vermezken, bilgilerine başvurulan TMSF yetkilileri ise bu aşamada açıklama yapılmayacağını ifade etmekle yetindi. Ancak Ankara kulislerinde son aylarda Çukurova'nın TMSF'ye borç vadesini kısaltmayı teklif edeceği konuşuluyordu. 15 Aralık tarihli Hürriyet gazetesindeki bir haberde de grubun bu teklife karşı iki şart öne süreceği yer aldı. Habere göre, grubun Pamukbank'a olan 3.1 milyar dolarlık anapara borcunun vadesinin 15 yıldan, 2 yıla indirilmesi yüzünden borcun da 1.9 milyar dolara düşürülmesini teklif edeceği ayrıca Yapı Kredi'de hisse hâkimiyetinin de kendisine geri verilmesini isteyeceği duyuruldu.
'BDDK ve TMSF teklifi onaylamaz'
Haberde Çukurova Grubu'nun patronu Mehmet Emin Karamehmet'in BDDK ve TMSF'ye North Petrolium isimli bir şirketin kendisine finansman sağlayacağını belirterek birinci derece rehin hakkının bu şirkete verilmesini isteyeceği belirtildi. Ancak bu büyük borcu finanse edeceği öne sürülen North Petrolium'un uluslararası piyasalarca tanınmaması ise dikkat çekti. Grubun BDDK ve TMSF'ye sunduğu öne sürülen yeni planın uygulanabilmesi içinse iki kurumun birden onay vermesi gerekiyor. Ancak uzmanlar, iki kurumun da Çukurova'nın bu teklifini kabul etmesinin olanaksız olduğu görüşünde birleşiyor. Pamukbank'ın batışı nedeniyle müflis işadamı konumuna düşen Mehmet Emin Karamehmet Bankalar Kanunu'na göre yeniden bankacılık yapamıyor. Yasaya göre Karamehmet'in Yapı Kredi Bankası'ndaki hisse oranını yüzde 10'un altına indirmesi gerekiyor. Bu yüzden BDDK ve TMSF'nin böyle bir teklife sıcak bakmayacağını belirten Ankara kaynakları, anlaşmanın altına imza atanlara ise Yüce Divan yolunun açılabileceğini öne sürüyor.
Otokar Irak'a ihracatı sevdi
Savaş öncesi Irak'a 93 adet tanker teslimatı yapan Otokar, Irak içinde petrol taşımacılığında kullanılmak üzere 17 adet Fruehauf marka tanker daha ihraç etti. Böylece Otokar, savaş sonrası Irak'ta sözleşmesi aktif hale gelen ilk şirketler arasına girdi. Otokar'dan yapılan açıklamada, kuruluşun geçen ağustos ayında Otokar bünyesinde tasarlanan ve üretilen 40 adet Sultan markalı midibüsü Irak'a ihraç ettiği anımsatılarak,
Otokar'ın bu şekilde savaş sonrası Irak ekonomisinin canlanma sürecine bizzat katıldığı ifade edildi. Otokar Genel Müdürü Kudret Önen, savunma sanayisine yönelik gelişmiş ürünlerle tanınmalarına karşın, ticari araç pazarında da söz sahibi olduklarının son ihracatlarıyla görüldüğünü aktardı.
Sözleşmesi aktif olan ilk şirket
Irak pazarının yeniden yapılanma ve ekonomik kalkınma sürecinde, savaş öncesinde askıya alınan kontratlarını aktif hale getirmeye başladığına dikkat çeken Önen, Otokar'ın sözleşmesi aktif hale getirilen ilk şirketlerden biri olmasının gurur verici olduğunu söyledi. Otokar, geçen yıl yine Koç Holding bünyesindeki İstanbul Fruehauf'u bünyesine katmıştı. Birleşme sonucu treyler üreticisi General Trailers'in Fruehauf markası Otokar ürün yelpazesine eklenmiş ve Otokar, Fruehauf lisansıyla müşteri ihtiyaçları doğrultusunda üretime başlamıştı.
Otokar'ın bu şekilde savaş sonrası Irak ekonomisinin canlanma sürecine bizzat katıldığı ifade edildi. Otokar Genel Müdürü Kudret Önen, savunma sanayisine yönelik gelişmiş ürünlerle tanınmalarına karşın, ticari araç pazarında da söz sahibi olduklarının son ihracatlarıyla görüldüğünü aktardı.
Sözleşmesi aktif olan ilk şirket
Irak pazarının yeniden yapılanma ve ekonomik kalkınma sürecinde, savaş öncesinde askıya alınan kontratlarını aktif hale getirmeye başladığına dikkat çeken Önen, Otokar'ın sözleşmesi aktif hale getirilen ilk şirketlerden biri olmasının gurur verici olduğunu söyledi. Otokar, geçen yıl yine Koç Holding bünyesindeki İstanbul Fruehauf'u bünyesine katmıştı. Birleşme sonucu treyler üreticisi General Trailers'in Fruehauf markası Otokar ürün yelpazesine eklenmiş ve Otokar, Fruehauf lisansıyla müşteri ihtiyaçları doğrultusunda üretime başlamıştı.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)